13 Ağustos 2013 Salı

AVM

Son zamanların malum Gezi Parkı ile daha da gündemine yerleşen bu 3 harfli devasa ve havalı kısaltması  diğer kısaltmaları açık ara geride bırakıp ne kadar da önemli oldu. Eskiden ilk aklımıza gelen kısaltmalar PTT, SSK, TRT iken artık unutulup, yerini neredeyse kundaktaki bebeğin bile bileceği  AVM'ye bıraktı. Çocuklarımızın bile oyun parklarından önce tanıştığı, gençlerimizin sosyalleşmek için buluştukları, bazılarının sadece koridorlarında volta attıkları ama her şekilde insanların yaşam şeklinin değişmez bir parçası oldu AVM'ler.  Kim bilir her gün ev-iş mesafesinde kaç tane AVM sizi selamlıyordur. Aynı yol güzergahında bile  birbirinin kopyası ve  gerçeklikten arındırılmış bu koca beton binalar ile karşılaşmanız kaçınılmazdır.  


AVM'ler toplumları üretmeye değil tüketmeye özendiren, ekonomi hareketinin sanal gösterildiği, insanı; şehrin gürültüsünden, kirli havasından ve yoğun trafiğinden izole ettiğini savunarak aslında kendi içine hapseden yapay yaşam alanlarıdır. Her AVM aynı şekilde dahil eder sizi o gizemli ortama, gizem daha giriş kapısında başlar, sizi içine doğru yutan koca bir kapısı vardır. Bu ortama dahil olmanız için önce suçlu potansiyeli taşıdığınızı düşünerek güvenlikten geçip AVM için uygun olup olmadığınızın teyidi gerekir. Bu  zorlu sınavın atlatılması ile sizi bu sefer koridorlarda veya mağazalarda yer alan kameralar izler. Kendinizi sizi kameraların takip ettiği ünlü gibi değil de daha çok suç işlemeye meyilli bir şüpheli gibi hissedersiniz. Her adımınız her an kayıt altındadır. Kendinizi özgür hissederken aslında altın kafeste sizi izleyen gözlerin üzerinizde olduğu bir kapalı ve yapay kutuda nefes alıyorsunuzdur.
 
Bu kapalı kutuda gece ve gündüz aynı ışığın altında yapay aydınlıktır. O an zamandan izole bir şekilde insan renkli camlara bakar şuursuzca, ilgi alanı modadır sadece. Modanın geçmişi veya geleceği değil o an  önemlidir ve amaç o günün modasına sahip olmaktır. İhtiyacı olmadan aksine çok ihtiyacı varmışçasına  insanın mağazalar arası kredi kartı ile olan yakın ilişkisidir. Aslında eve döndüğünde insanın o kadar poşetin içindekilerini neden aldığına anlam veremediği hipnoz halidir.  İçi dolu poşetler insanın sahiplik duygusunu okşar. Çünkü bazı insanlar sahip oldukları mal mülk ile övünüp kendilerini bu şekilde ispatladığını düşünür.  Kredi kartı ile dünyayı alabileceğini hisseder  ama gerçek şu ki ay sonuna kadardır bu rüya. Bu gerçeklikten arınmış yaşam alanı ile insan gerçek dünyayı bilinçaltında inkar eder. Orada olmanın verdiği bir sınıf farkı veya sahip olabilme olasılığı insanı kendince farklı hissettirir.  Yürüyen merdiven bile size hizmet eder, mağazadan bir diğer mağazaya geçerken gücünüzü minimum harcamanızı sağlayarak enerjinizi alışverişe saklamanızı sağlar.  Sizi kendi istediği yere en kısa zamanda ulaştırmak için durmadan çalışır, ona bile hayır diyemezsiniz,  sunumunu ihtişamla yapan  başka bir mağazanın açık kapısından içeri usulca süzülmeniz ile sahneden ayrılır.
 
Baktığımızda her şey var değil mi? Mağazalar, süpermarketler, sinemalar, spor salonları, yemek alanları, çocuk parkı, temiz tuvaletler, otopark... Yani kısacası insanı buraya çekebilecek tüm gereksinimler planlanmış, o ihtişamlı kocaman kapıdan bir kere giren insanın dışarıya çıkmaması ve dünyaya ihtiyaç duymaması için her şey ayrıntısı ile düşünülmüş organize bir sistem. Kusursuza yakın diyebilir miyiz? Bu şekilde neden her boş alana AVM yapılmasın hatta yeni boşluklar yaratılmasın, değil mi?
 
Kişi neden AVM'yi sever? Bu kocaman boşlukta bir yer kapladığı için mi? Canı sıkılan, zamanı bol olan insanların zamanlarını harcayacakları yer mi orası? Biz, hipnotize edilmiş ve tüketim odaklı yetiştirilmiş ve tüketimin ilahi gücüne inanmış insanlarız. AVM içinde, elinde kredi kartı ile ve her an bir şeyler almak için hazır ol şeklinde bekliyoruz.  İhtiyacımız olmasa da elimizde paketler ile eve dönmenin hazzının tadını seviyoruz. Beğenmezsek değiştiririz, iade ederiz diyerek sadece o an ruhumuzu tatmin ettiğimizi düşünerek kendimizi kandırıyoruz. AVM'leri parklara, bahçelere, tarihi binalara, sokaklara, deniz kenarlarındaki çay bahçelerine  tercih ediyoruz. Tarihi sinemaları, mahalle pazarlarını, bakkal amcayı, yeşil parkları görmüyoruz. Sevgiyi, ümidi, hayalleri kredi kartı ile alacağımızı sanıyoruz. Sahip olmayı bu kadar basit görüyoruz.

Fikrimce; Gezi Park'ı ile daha da gündeme hakim olan AVM olgusu artık bir alışkanlıktan çıkıp insanları kandıran ve onlara bu şekilde dayatılan bir yaşam alanı olmaya başlamadan Yeşilin bir çok tonu varken çocuklarımızın da bu tonlar ile tanışmasını sağlamamız gerekiyor. AVM'lere gitmek yerine, şehirlerin kalbinin attığı merkezlere, sokakların içine atmamız gerekiyor kendimizi. Çocuklarımızın AVM'lerde mi büyümesi istiyorsunuz...? Her gün gazetelerde, TV'lerde en büyük, daha büyük AVM inşaatları başladı haberleri ile yakında Dünya'mızın da kocaman bir AVM'ye mi dönüşmesini bekliyoruz...? Bekleme yapmayalım lütfen...!
 
 

22 Ocak 2013 Salı

MASAL

Buradan çok çok uzakta başka bir galakside bir gezegen varmış. Adı bilinmemekle birlikte önemi adı değil oradaki yaşammış. Orası Dünya'dan sonra insan için yaşam koşullarına elverişli gezegenlerdenmiş ama henüz hiç kimse orayı tam anlamıyla keşfetme şansına erişememiş. Keşfedenler ise yeni gezegenin gelecek insanlar nedeniyle büyük bir izdiham yaratma ihtimalini düşünüp kendi huzurlarının bozulmaması için bu sırrı kimseyle paylaşmıyorlarmış. Topu topu birkaç azınlık insanın yaşadığı küçük bir adacıkmış aslında burası gündüzleri güneşin gökyüzünden hiç eksik olmadığı, geceleri dokunsanız değebileceğiniz kadar yakın yıldızların ve ay ışığının aydınlattığı. Sessizliğin dalga sesleri ve farklı cinsteki kuş cıvıltıları tarafından bozulduğu, tabiatın bonkörce ve sınırsız yiyecekler sunduğu adada volkanik, yaşamı olumsuz etkilemeyen bir dağ bile varmış masallardaki gibi. Upuzun sahilinde incecik kumun ayaklarınızın altında kaydığı, mavinin her tonunun sizi içine aldığı davetkar denizinden ve içinde bin bir çeşit su canlısının yaşadığı, her insanın farklı cennetinin bir kopyasıymış bu ada aslında. İsmi de yokmuş. Kimse birbirine ismini sormazmış zaten adanın. Hem ne gerek var ki ismine şimdi?

Adada yaşayan birkaç kız varmış farklı koylara yerleşmiş. Bunlardan biri daha çok dikkat çekiyormuş. Adanın tadını çıkartan, enerjisi ile dikkat çeken ve Dünyaya dönmeyi düşünmeyen. Dünyanın stresini, pis havasını, parasını, katkı maddeleri ile dolu besinlerini, birbirinin aynısı günleri ve insanlarını geride bırakmış ve artık burada daha spontane, her gün yaşama dair bir şeyler öğrenerek kendini tabiatın kollarına bırakarak ve an'ın tadını sindirerek, paranın olmadığı bir düzende yaşamayı tercih etmiş bir kız. Yanıklığı her daim güneşin teni ile buluşmasından dolayı doğal rengi gibi olmuş, denizle iç içe olmasını takiben rahat ve bugün ne giyeceğim gibi Dünyevi sıkıntıları yaşamadan bu cennette yaşıyormuş.

Evi bungalovmuş. Baktığınızda küçük ama ona yeterli, her daim açık kapısından ve pencerelerinden denizin gözüktüğü, kendi cennetinin içinde bir cennetmiş orası. Bir de hamağı varmış denizin hemen kıyısında suyun içinde. Orada bazen denizin dalgalarının ninni gibi onu uyuttuğu ve uyurken de yaşadığı bu ada kadar güzel rüyaların baş kahramanı olduğu günler yaşarmış hayal mi gerçek mi diye düşünürken. Rüyalarını hatırlayıp hatırlamadığını sormazmış kendisine. Aslında gördüğü rüyayı yaşıyormuş bu adada ona sorarsanız..

Görünürde birbirine benzer ama aslında farklı, güneşli ve sıcak günlerin birinde bir paraşüt yaklaşmış bu adaya. Karaya doğru yaklaştıkça bu paraşütü bir erkeğin kullandığını, sırtında bir sırt çantasının yanında yüzüne taktığı şaşkın ifade ile adaya yaklaştığını görmüş kız. Her ne kadar uzun zamandır yabancılar onun için daha da yabancı olup uzaklaşmışsa da bu adama geri adım atamamış. Uzaktan beklediği misafir gelmiş gibi kabul etmiş adasına oradaki hayatına. Sanki daha önceden birbirlerini tanıyorlarmış da sohbetleri yarım kalmış ve yarım kaldığı yerden devam ediyorlarmışçasına sohbete dalmışlar. Adam sıcak karşılamanın huzuru ile kendini tanıtmış ve kız da ona adadan bahsetmiş ve her ikisinin de yüzlerindeki şaşkın ifade yerini keyfe bırakmış. Adayı gezmişler. Sahile inmişler. Ormanda tur atmışlar. Kız ona adayı tanıtmış, kendi gördüklerini erkeğe de anlatmış, hatırlamış tekrar adadaki ilk heyecanlı günlerini, etrafı gezerken ve anlatırken , kendi heyecanına ve şaşkınlığına hak vermiş adamın yüzündeki değişen mimikleri ve şaşkınlığını görünce.

Sonra bir gün... Kız yüzünde gülümse, dinlenmiş ve mutlu bir şekilde her zamanki sabahlardan biri gibi uyanmış. Bu sabahın diğer sabahlardan daha farklı olacağını gösteren ne bir gece ne de dakikalar öncesinden bir ibare olmuş. Her şey çok normalmiş. Güneş her zamanki çapkın ifadesi ile ısıtıyormuş bedenini.. Çiçekler her köşeden her renkte fışkırıyormuş olabildiğince özgürce, deniz güneş ışığının yansımaları ile parlak bir cam gibi gözlerini alıyormuş.

O gün çocuk "Ben de burada kalmak istiyorum" demiş...

...ve kalmış.
 




16 Kasım 2012 Cuma


İŞTEN EVE, EVDEN SOKAĞA

İş hayatı çok garip... Hiç tanımadığınız insanlarla günde 9-10 saatinizi bir arada geçirip dost olmaya zorlanıyorsunuz. Hani küçükken anneniz sizi misafirliğe götürdüğünde hadi oynayın çocuklar diye zorlarcasına, hadi anlaşıp çalışın, işinizi iyi yapın diyorlar bizlere.. O kadar zamanı ve stresi birlikte yaşayınca elde olmadan sohbet edip birbiriniz hakkınızda fikir sahibi oluyorsunuz. Özel hayattan sosyal hayata kadar paylaştıklarınız gün geçtikçe artıp birbirleriniz hakkında biriktirdikleriniz oluyor ve bu size öğrendikleriniz hakkında yorum yapma hakkı kazandırıyor. Elinizdeki verilerle farkında olmadan karşınızdaki insan için bir taslak oluşturup onu belli bir kalıba sokuyorsunuz. Tabi bu bilgiler sadece ofiste yaşadıklarınız ile sınırlı olduğu için yaptığınız yorumlar da ne kadar objektif ve gerçeği yansııtabilir bilemeyiz. Sonuçta sizin çalışma arkadaşlarınız dışında; özel hayatınızda eşiniz, sevgiliniz, sosyal hayatınızda; arkadaşlarınız, dostlarınız, komşularınız var ve her biri ile farklı ilişkilerde bulunuyorsunuz. İş arkadaşınız ile dostunuz gibi olamayacağınız gibi, sevgiliniz ile de komşunuzla sahip olduğunuz sohbeti yapamazsınız. Siz her ortama uyum sağlayan, tüm yaşadıklarınızın bir bütünüsüzdür. Her alan bir puzzle parçası, oluşan resim de sizsinizdir. Bu yüzden sizi sizden daha iyi tanıyacak biri olmayacaktır.

Bu sebeple size yapılan yorumları ne kadar ciddiye almalısınız bilemiyorum. Aramıza yeni katılan bir iş arkadaşımın "Çok zekisin, çok çalıyorsun ama hayatı da kaçırdığını düşünüyorum" demesi karşısında ne düşünürsünüz. Hayatı kaçırmak ne demek? Çok çalışsam da çok okusam da "iş saati içinde" herkes gibi "çalışma" eylemini yapıyorum. İş saati içinde kaçırdığım bir şey var da ben mi görmedim ya da beni çağırmadılar mı bilmiyorum ama çok çalışsam da az çalışanlar ile aynı süre ve aynı yerde bulunduğumu da eminim. Kaçan birşeyler varsa bence yalnız da değilim ve hala neyi kaçırdığımı anlamadım.

Ofisten normalden yarım saat, bir saat geç çıktığım zamanlar oluyor evet. Bu çok çalışmak olarak değil, çok iş var olarak yorumlanabilir. Ama ofisten sokağa adımımı atar atmaz işlerle ilgili tüm herşeyi unutup bir başka boyuta hemen geçebiliyorum. Aklımda ne eve ne de bir başka yere iş götürmüyorum ve böylece işimi de özlüyorum.

Hayat zaten kaçan birşey değil. Hayat yaşadıklarımızın bir bütünüdür. Evde, işte, sokakta, yemekte, sinemeda, partide.. Her nerede olursak olalım hayatın bizi bekleyen zamanlarını yaşıyoruz. Çünkü biz nerede olmak istersek oradayız aslında, o yüzden kaçırdığımızı düşünecek birşey yok. Eğer böyle düşüyorsanız yaşadığınız her anı bu tedirginlikle geçerir, kendinizi başkalarının hayattan aldığı keyfi izlerken seyirci koltuğunda bulursunuz. Bırakın sahaya inin ve maça girin. 

Herkesin hayattan keyif alma biçimi ve yolu farklıdır. Keyfin bir kuralı yoktur. Önemli olan size keyif veren eylemleri bulmak ve bunları yapabilmektir. Bunu yaparken de kimsenin onayına, takdirine ve yorumuna gerek duymadan devam etmek gerekir. Hayat kısa, her saniyesi sizin. Bu zamanları ne isterseniz onu yaparak geçirin. Hayat kaçmıyor emin olun. O orada sakince duruyor ve sizin onu yoğurmanızı ve şekle sokmanızı istiyor. Onu iyi kullanın çünkü bir tane.. Ona sahip olduğunuzu ona hissettirin yeter.
Görüşürüz..








23 Ağustos 2012 Perşembe


UNUTMAK/ UMUT ETMEK

Kimilerimiz bazı zamanlar kendine reset atmak ister, hatırlamak istemediği olayları/hatıraları/kırıklıkları ve genellikle üzüntülü anları silmek ister. Çünkü elinde değildir hatırlamamak- mail kutusundaki "delete" tuşu gibi değildir ki silince çöp kutusuna gitsin anında seçtikleriniz- birden bir ses/olay/ayrıntı canlandırabiliyor geçmişi. 

Hangimiz unutmak için günlerce uyumamış, tatillere gitmemiş, alışveriş yapmamış veya kalabalıklara karışıp o an'ın bizi bulmaması için saklanmamışsızdır.Günün sonunda yorgunluktan elimizde içinde ne olduğunu bilmediğimiz, işimize yaramayan onlarca torba ile evimizin yolunu aldığımızda aslında yaptığımıza sadece "anı kurtarmak" diyebiliriz. Belki iki saat belki dört saat ama seninde sonunda biteceğini bilmemize rağmen çaresizlik içinde bir çaredir her biri bizim için. 

Her şey zaman ile bağlantılı aslında biliriz. Unutmak; zamanı kendine rakip görür ve onu takip eder. Zaman ne kadar uzaklaşırsa bizden, unutacağımız şeyler de onunla küçülüp kaybolur gelecekte. An gelir belki ne unuttuğumuzu unutacak kadar zaman geçmiş olur ve zamana sorduğumuzda sisli cevaplar alırız geçmişimizden ve unutmak istediklerimizden. Aslında unutmaya başladığımız ilk an anında isteriz bunu. Hemen unutmak, silmek.. Olmamış gibi davranmak, devam etmek.. Ama olmuyor. Neden?

Acıyor çünkü.. Nasıl ki bir yaranız olduğunda  ilk önce canınız yanar ama sonra iyileşirken zamanla kanaması durur, kabuk bağlar,  iyileşir ve geçer işte bu şekilde insan kendini "zamana bırakınca" unutuyor. Şimdi yaranızın nerede olduğunu bile bulamayabilirsiniz hatta yeni yaralar ile bile tanışabilirsiniz ve oyuna tekrar sıfırdan başlarsınız. Ama bu sefer yol farklıdır, o yoldan daha önce geçmiş, yolun zorluklarını ve engebelerini öğrenmiş ve daha tecrübeli olarak geçersiniz. Unutmak istedikleriniz olacağını bilerek ve onları ayrı olarak taşırsınız ve belki de yolda bırakırsınız. İşte buna deneyim diyebiliriz, büyümek diyebiliriz, olgunlaşmak diyebiliriz. Unutmak olgunlaşmaktır, büyümektir.

Peki neden unutamaz insan? Bir insanı, bir acıyı, bir kavgayı, bir üzüntüyü, kayıpları... Çünkü "umut eder".  Daha iyi olacağını, istediğini alacağını, mutlu olacağını, iyileşeceğini umut eder. Unutursa umudunu yitireceğinden korkar. Sevdiğiniz bir insanın size geri döneceğini ve her şeyin eskisi gibi olacağını umut edersiniz ve o kişiyi unutamazsınız veya unutmaya başladığınızda yeni insanların hayatına girebileceğini bilirsiniz ve unutmak için umut edersiniz... Hasta olacak kişinin iyileşeceğini ve eskisinden daha iyi olacağını umut edersiniz, eski sağlıklı günlerine geri döndüğünde hasta iken yaşadıklarını unutursunuz. Kumar oynarsınız ne kadar çok kaybettikçe o kadar çok kazanma umudunuz artar, hırslanırsınız, kaybedenin siz olduğunu unutur, yeniden oyuna sıfırdan başlarsınız. İnsan hayattan yeni umutlar istedikçe unutmaya başlaması gerektiğini anlıyor. Unuttukları ona kazandırdıkları tecrübeler olarak zamanla geri dönse de umut her zaman ağır basmaktadır. Umudun olduğu her yer de unutulanların olduğunu da bilmeli insan...
 


28 Temmuz 2012 Cumartesi



GÜÇLÜ KADIN MI BAĞIMLI KADIN MI ?

Bir kitap okuyorum ana fikri "güçlü" ile "bağımlı" kadının dünyadaki yerini okuyucuya aktarmak olan. Bir yanda güçlü ve gücüyle karşısında rakip rölünde olan erkeklere karşı set çekmiş, onları zekasıyla ve yeteneğiyle ezebilme ihtimalini hissettiren "bir kadın" diğer yanda erkeklere teslim olan ve kendini rakip göstermeyen, kendinden korkan her şeyi kabul etmiş ve erkeklerin karşısında güçsüz olduğunu kabul ederek onlara savaşmadan galibiyeti veren ve bazen onlardan tasdik edici bir kaç güzel cümle duymak için çırpınan "bir kadın" var.
Güçlü kadın, üzülmemek, üzüldüğünü ve yıkıldığını asla belli etmemek için onu bu durumlara sokabilecek tüm olasıklıkları hayatından çıkartır. Sonucunda çevresinin kendi hakkındaki güçlü imajını koruyacak ve belli bir kendince doğru görüntü çercevesinde onların düşünceleri ile yaşayarak hayatını sürdürecektir. Aslında dışarıdan inanılmaz güçlü, yıkılmaz, ulaşılmaz, zor, elde etmesi imkansız görülebilir ama aslında içinde gerçekten sevmeyi ve sevilmeyi bekleyen ama buna izin vermeyen bir kalbi olan ama o kalbi güvenip, güçlü imajını yıkarak teslim edemeyen bir kadın vardır

Diğer yanda ise; çok küçük umut kırıntıları ile beslenen ama asla doymayan, doymayacağını  bilse de bununla yetinen bağımlı bir kadın profili vardır. Bir şeylere bağımlı yaşamayı seçer (belki de sever), özgürüm der ama özgürken bile huzursuzdur. Yapmak istedikleri başkalarının yapmak istedikleridir. En umutsuz adamlara, hiç bir şekilde güven vermeyen davranışlarına, iki güzel laflarına kanarak günlerini ne beklediklerini bilmeden, belki olur ümidiyle ama umutlarına tutsak bir şekilde yaşar. Mantıkları asla bu aşamada çalışmamakta sadece duyguları ile teslim olmaktadırlar. İkili ilişkilerde duyguları o kadar ağır basar ki yanlış adamlara aşık olurlar. Kendisine biraz güler yüz gösteren, iyi davranan kişi ile gelecek planları kurmayı yeterli görür.  Sahte aşık olabilirler. Aşk sanırlar aslında sadece aşık olmak isterler ve o boşluğu yine bir başka boşlukla doldururlar.

Hepimizin sürekli gelişme gösteren bir kişiliği var. Kişiliğimiz ile de hayatımızı kontrol altında tutmaya çalışıyoruz. Kontrol bazen bizim elimizden kaçıp bir başkasının eline geçtiğinde o zaman kendi eksenimizden çıkıp başkasının ekseni etrafında dönüyoruz. Dünya'nın Güneş etrafında döndüğü gibi birisine bağımlı oluyoruz. Ama önemli birşeyi kaçırmamız gerekiyor ki aslında Dünya da kendi etrafında gayet güzel ve ekseninden çıkmadan dönebiliyor. İşte örnek almamız gereken bir doğa olayı belki. Başkaları ile iletişimde olup onların hayatlarımızda yer almalarına izin vermekle birlikte aynı zamanda kendi hayatımızın ağırlığını hissederek onu da bize yakışır şekilde yaşamalıyız. İnsanlara yeteri kadar bağımlı olmak ve  kendimize yetecek kadar bağımsız olmak gerekir.  Karar alırken duygularımızı ve mantığımızın birlikte çalışmasına izin vermeliyiz. Güçlü olduğumuz kadar da bağımlı kadın olduğumuzu; aşka, sevgiye, ilgiye, bir çift güzel lafa, duygusallığa ihtiyacımız yokmuş gibi davranmamıza rağmen aslında aç bir şekilde yaşarız.  Güçlü aşık kadın olmak zor mudur?