ANLAMAMAK
Anlamıyoruz. Ne okuduğumuzu, ne dinlediğimizi, ne de birbirimizi. Kısaca anlamadan yaşıyoruz. Anlamadan yaşamak işimize geliyor, kolaya kaçıyoruz. Kırmızı ışık yanıyor duruyoruz, yeşil ışık yanıyor geçiyoruz. Hayatımızı başkalarının belirlediği sınırlar içinde kendimizi özgür zannedip ama aslında özgürlüğün bile anlamını bilmeden doktorların dediği gibi derin nefes al şimdi bırak yaşam desteğiyle gözetim altında yaşıyoruz.
Büyüyoruz ve onu bile anlamıyoruz. Çünkü her yaşı olması gerektiği gibi yaşadığımızı sanarak; sorumlulukları ile ve onların ağırlığı altında ezildiğimizi hissederek koşar adım şeklinde yaşıyoruz. İçinde olduğumuz yaşın toplumda nasıl algılandığına bakıp o şekle uydurmaya çalışıyoruz içimizdeki asıl heyecanı. Bazen içimizdeki ve dışımızdaki heyecanlar o kadar zıt kutupların çarpışmasını yaşıyor ki o zaman kayboluyoruz ve bırakıyoruz anlamayı; ne istediğimizi, ne yaptığımızı ve nerede olduğumuzu... Oyuncaklarımız ile oynadığımız ve sorumsuzluğumuzun tescilli dönemi olan çocukluğumuzu doyasıya yaşamak isterken büyümek zorunda olduğumuzu hissediyoruz. İçimizde sakladığımız çocuğu sessizce büyütüyoruz veya yeterince büyümemize rağmen hala çocuk muamelesi ile sorumluluklarımızın sadece zilyetliğini taşıyoruz. Yaşımızı ya zamanı geçtikten sonra ya da henüz kapımızı çalmadan öncesinde yaşıyoruz. Pastanın üzerindeki dilek mumlarını üflerken büyüme istediğimizin bu kadar çabuk gerçekleştiğini görmek çok şaşırtıcı değil mi? Biz artık bundan sonra takvimlerden öğrendiğimiz yaşımızın kalıbına giriyoruz.
Büyümek demek kurallar demek aslında ve etrafta onlardan o kadar çok var ki uymamız gereken. Okula git, meslek sahibi ol, askere git, evlen, çocukların olsun, onları iyi evlat olarak yetiştir, torunların olsun, örnek insan ol... Yoksa el alem ne der. Dememeli. İşte kurallar, toplum baskısı derken anlamayı unutuyoruz bir kenarda. Anlamadan bizim için seçilmiş kurallara göre ve nasıl gerekiyorsa o şekilde yaşıyoruz. Aksi bir durumda istenmeyen bakışların hedefi olabiliriz. Kuralları sorgular, sorular sorar ve etrafımızda olanları algılamak istersek o zaman bize ayrılan yoldan çıkmış başka yollara girmiş oluruz. Dikkat çekmek sivri olmaktır, batmaktır. Bilinmeli ki insan batınca bir şeylerin yolu değiştir.
Düşünelim,
Büyüdüğümüzü anlamadığımız gibi sorumluluklarımızın dışında hayatımızın monotonluğu içinde bize renk katabilecek değerleri de anlamıyoruz. Okuduğunuz yeni kitabı bitirdiğinizde ve size tavsiye edip etmeyeceğiniz sorulduğunda konusu hakkında fikrinizi ifade edecek kelimeleri beyninizdeki kütüphanenin raflarından seçemiyorsanız, dinlediğiniz müziğin sözlerini değil sadece ritmini seviyorsanız ve duygusunu hissetmiyorsanız, karşınızda konuşan her kim ise onun ne söylediğiyle ilgilenmiyor sadece boş bakışlarla onu sizin fikrinize ters olsa da başınızla onaylıyorsanız, evinize her gün otobüsle aynı yoldan gitmenize rağmen yollara, mağazalara, sokağın canlılığına aynı şaşkın bakışlarla bir çocuğun dikkati ile ve ilk defa görmüşçesine bakıyorsanız, ihtiyacınız olmadan hatta neye ihtiyacınızın olduğunu dahi bilmeden mağazaların renkli raflarında kayboluyorsanız ve eve geldiğinizde dolabınızda aynı renkte aynı modelde kazağınızın olduğunu görüyorsanız…
Benim gibi kaç kişi mp3’te milyonlarca parça download etmesine rağmen hiç bir şarkıyı sonuna kadar dinlemiyor, sürekli melodiler arasında kayboluyor? Arabada ilerlerken radyo kanalları arasında istediği ama ne istediğini de bilmeden dinlemek istediği şarkıyı bulmak, sanki kaybolmuşçasına bir yerlerden çıkarmak için ciddi bir mücadele içinde neredeyse tüm radyo bantlarını gezmiyor? Aynı şekilde her gün artan, artıkça insanın seçme kabiliyetini zorlayan televizyonun kanallarında diziler, yarışmalar, tartışma veya magazin programları arasında kendini kaybetmiyor? Elinde hâkimiyeti altında olduğu için farklı bir ayrıcalık hissettiği uzaktan kumanda ile kanalların arasında, koltuğuna her dakika daha da yayılarak saatlerini geçirmiyor? Sürekli değiştiriyor. Değiştirirken de farklı dünyaları “anlamadan” sadece görüyor. Çünkü ona ne gösterilirse sorgulamadan onu izliyor, ona inanıyor ve onu takip ediyor. Ne istediğini, nerede durduğunu bilmeden…
Ve evet neyse ki sadece dinlemiyoruz konuşuyoruz da ama ne söylediğimizi bilmeden, karşı tarafa ne anlatmak istediğimize de önem vermeden. Bir konudan başladığımızda noktayı bir başka konunun sonuna koyuyor arada virgülleri bile unutarak nefes almadan konuşuyoruz, hatta konunun dışına o kadar çok çıkıyoruz ki geri dönmeye bile üşeniyoruz. Zamanın hızına yetişemediğimizin farkına vardığımızda ve bu sebeple hayatın tadını daha çabuk çıkarmak istediğimizde de koşuyoruz. Nefes nefese ne anlıyorsak?
Ne olursa olsun "anlamak" çok önemli. Ne okuduğunu, ne izlediğini veya ayaklarının seni nereye götürdüğünü bilmeli ve hayatı damarlarında hissetmeli insan. Adımlarına özgürlük verip onları kendisi için çizilmiş yolların dışına çıkartmalı. Hedefine yeni yollar koyarak ve belki de yeni yollarla yeni hedeflerine gidebilmeyi göze almalıdır... Şimdi gözlerinizin ve kulaklarınızın rolünü daha iyi sahneye koyma zamanı...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder